Gün doğarken ormana gittiniz mi hiç?
Ormanın huzur veren sessizliğini işitip, kokusunu içinize çektiniz mi?
Bu sessizlikte kendi ayak sesinizden ürperdiniz mi? Oturup da toprağın üzerine, etrafa bakıp, var oluşun hikayesini düşündünüz mü?
Bir tohumun çatlaması nasıl bir büyüdür, o tohum suyu nasıl bir hevesle bekler, içinde ne fırtınalar kopar hayal edebildiniz mi?
Tohum, küçücüktür bilmez güneşi, tanımaz, onun kucağına, ışığına gerek duymaz, yavaş yavaş büyütür kendini, gelecek ne gizemler saklar, umursamaz. O kocaman ihtişamlı ağaçlar, tohumun bir çıt sesiyle oluşur bilir misiniz?
Peki ağacın ne büyük bir aşık olduğunu, bıkmadan usanmadan büyük sevdasını, hem de karanlığı yenip heyecanla beklediğini bilir misiniz?
Nazlı nazlı yükseldiğinde güneş, ağacın içinin titrediğini, yapraklarının yeşerdiğini, suyu kana kana çektiğini görebildiniz mi hiç?
Güneş, kucakladığında sevdiğini, ağacın mutluluk gösterisini izlediniz mi?
Heyecanını nasıl da paylaşır bizimle, sessiz çığlıklar atar, boşaltır kaynaklarını doğaya, tertemiz olur, kirlenmiş hava, kuşlara ilham verir, ne mutludur değil mi?
Gün boyu süren bu aşka tanık olup, ağaca hak verdiniz mi hiç?
Peki ya sonra, o sevgilinin nazlı nazlı gidişini, ağacın hüzünlü ama umutlu halini hissedebildiniz mi? Karanlık hüzün mü getirir, umut mu ağaca bilinmez, ama o bilir ki gelecek sevdiği...
Usulca bir uykuya dalar, derin değildir uykusu. İstemez, ilk gelişini kaçırmak sevgilinin. Ya ona küserse, bir daha gelmezse...
Kapar gözlerini karanlığa, güneşin hayaliyle bekler sabahı.
Umut Dündar
Biyoloji Öğretmeni
11 Nisan 2010
|